25 Aralık 2024 Çarşamba

KANSERLE İNSANLARI SÖMÜRMEK

 VAY ŞEREFSİZLER VAY!!!!!!!     ULAN  DEĞİŞİK YARATIKLAR,,,, KANSER  İLLETİNDEN RANT UĞRUNA MİLYONLARCA İNSANIN ÖLÜMÜNE NEDEN OLDUNUZ ... YILLAR ÖNCE BUNUN İYİLEŞTİRİCİ ÖZELLİKLERİ ÜZERİNDE DURSAYDINIZ..... NE OLURDU ? CİDDİ BİR ŞEKİLDE. AÇIKLAMALARDA BULUNULMADİ..

KANSER KANSER KANSER!!!!!!!!!!!!( Lütfen okuyunuz)))

2018 yılında Amerika ve Japonya’dan iki bilim adamı, “immüno-onkoloji” olarak adlandırılan yeni bir onkoloji tedavi yöntemi için tıpta Nobel Ödülü aldılar.

Bu, yakın bir gelecekte korkunç kanser hastalığının, evde nezle gibi tedavi edilebileceği anlamına geliyor!

Bu, bir zamanlar tedavi edilemeyen ve bir çok kişinin korkunç acılar içinde ölümüne sebep olan iskorbüt hastalığı gibidir. İskorbüt tedavi edilemiyordu ve her hangi bir ilacı yoktu, ancak daha sonra , bu hastalığa C vitamini eksikliğinin yol açtığı ortaya çıkmıştı. Bugün iskorbüt hastalığına hiç kimse yakalanmıyor.

Öyle görünüyor ki, korkunç ve ölümcül bir hastalık olan “kanseri” de aynı kader bekliyor. Bunun nedeni, işlenmiş gıdaların kullanımı ve vitamin eksikliğidir. İnsanların bunu önceden bildiği, fakat kar etme tutkusundan dolayı sessiz kaldığı düşünülünce dehşete kapılmamak mümkün değil. Bugün aldığım bilgiye karşı farklı tutum gösterilebilir, ancak ben sadece sizinle paylaşmak istedim:

*  Unutmayın : “Kanser” denen bir hastalık yoktur. Kanser, sadece B17 vitamini eksikliğinden başka bir şey değildir.*

*🔸 Ağır yan etkileri olan kemoterapi, ilaç tedavisi ve ameliyatı kabul etmeyin!*

*🔸 Eski zamanlarda denizcilerin iskorbüt hastalığından müzdarip olduklarını hatırlayın, bir çok kişi bu hastalıktan ölüyordu! Bazı kişiler de bundan sürekli kazanç elde ediyordu.*

*🔸 Daha sonra ise iskorbütün sadece C vitamini eksikliğinden kaynaklandığını ortaya çıktı. Yani bu bir hastalık değildi!*

*🔸 Kanser de aynı şey. Sömürgeciler ve insanlığın düşmanları tam bir kanser endüstrisi inşa ettiler ve çok büyük paralar kazanıyorlar.*

*🔸 Onkoloji endüstrisi II. Dünya Savaşından sonra büyümeye başladı. Kanserle mücadele etmek için her hangi bir prosedüre, tedavi kürlerine ve masraflara gerek yok! Bunların hepsi, sömürgecilerin ceplerini doldurmak içindir, çünkü kanser tedavisi uzun zaman önce bulunmuştur.*

*🔸 Kanserin önlenmesi ve tedavisi hakkında bilmemiz gerekenler:*

* 🀟 Kanser sadece B17 vitaminin eksikliği olduğundan, her gün 15-20 tatlı  ,5 veya 7 tane acı kayısı çekirdeği tüketmemiz yeterli olur.*

*🔸 Buğday filizi (tomurcukları) yiyin.*

*🔸 Buğday filizi müthiş bir kanser ilacıdır. Bu, tüm kanser önleyici maddelerin en güçlüsü olan sıvı oksijenin ve laetril’in en iyi kaynağıdır. Bu madde, B 17 vitaminin (amigdalin’in) özüdür ve elma çekirdeklerinde bulunur.*

*  “Kanserin Ölümü” adlı kitabında Doktor Harold Manner, letril’in etkisinin kanser tedavisinde  % 90’ın üzerinde olduğunu yazmıştır!*

*🔸 Amygdalin (B 17 Vitaminin) kaynakları:*

*🔸 Tohum veya meyve tohumları doğadaki B 17 vitamininin konsantrasyon halidir. Bu, elma, kayısı, şeftali, armut ve kuru erik çekirdeklerini kapsıyor.*

* Fasulye filizi, mercimek filizi, lima fasülyesi ve bezelye gibi baklagiller ve tahıllar.*

*🔸 Acı badem (doğada en zengin B 17 vitamini kaynağı) ve Hint bademi.*

*🔸 Her türlü dut, yabanmersini, ahududu ve çilek.*

*🔸 Susam ve keten tohumu. *

*🔸 Yulaf, arpa, kahverengi pirinç, buğday, darı, keten ve çavdar.*

* Bu Vitamin ayrıca mayada, ham pirinçte ve balkabağında bulunur.*

*🔸 Kanser karşıtı ürünlerin listesi.*

*  Kayısılar (çekirdekler). Diğer meyvelerin çekirdekleri / tohumları:*

*1⃣. Elma.*

*2⃣. Vişne.*

*3⃣. Şeftali.*

*4⃣. Kültür eriği.*

*5⃣. Erik.*

*6⃣. Armut.*

*7⃣. Lima fasülyesi.*

*  Bulaşık deterjanın ve sıvı sabunun parçacıklarının vücuda girmesi, kanserin başlamasının ana nedenidir.*

*🔸 Bulaşıkları ne kadar iyi durulasanız durulayın, ufak bir deterjan parçası bulaşıkların üzerinde kalır ve vücudunuza girer.*

*🔸 Bu zararlı maddeleri tamamen hayatınızdan çıkartmak istemiyorsanız, bunun da basit bir çözümü var.*

*🔸 Bulaşık deterjanını (ve sıvı sabunu) sirke ile 50: 50 oranında karıştırın. İşte bu kadar!*

*  Artık asla kansere yakalanmayacaksınız!*

*  Dondurulmuş limonlar - kansere çaredir  *

*  Bunu bilmiyor muydunuz?*

* Restoranlar ve kafelerdeki birçok uzman, tüm limonları kullanır veya tüketir ve hiçbir şeyi boşa harcamazlar.*

* Bütün limonu israf etmeden nasıl mı kullanabiliriz?*

* Son derece basit!*

* Yıkanmış limonu buzdolabınızın dondurucusuna koyun. Limon dondurulduktan sonra rendeyi alın, tüm limonu rendeleyin (kabuğunu soymadan) ve yemeklerin üzerine serpin.*

*  Limonu sebze salatalarına, dondurmaya, çorbalara, pilav ve bulgura, makarnaya, spagettiye, pirince, suşiye, balık yemeklerine vs… katın. Bu liste sonsuza kadar devam edebilir.*

*  Tüm yemekler beklenmedik bir şekilde, daha önce hiç tatmadığınız lezzetli bir tada sahip olacak. Genellikle limon denince, sadece limon suyu ve C vitamini akla geliyor.  Şimdi  Limonun Sırrını öğrendiğinize göre, limonu, bir bardak hazır erişte çorbasında bile kullanabilirsiniz.*

*  Kabuğu atmayı önlemenin ve yemeklere yeni bir lezzet katmanın haricinde bütün limon kullanmanın temel avantajı nedir?*

*  Limon kabuğu limon suyundan 5-10 kat daha fazla vitamin içerir. Ve siz genellikle kabuğu atıyorsunuz. Ancak şimdi, basit bir şekilde tüm limonun dondurulması ve ardından yemeklerin üzerine serpilmesi işleminin ardından tüm bu besin maddelerini tüketebilir ve daha sağlıklı olabilirsiniz. Limon kabuğu, vücuttaki toksik elementlerin yok edilmesinde güçlü bir indirgeyici ajandır.*

*  Yıkanan limonu dondurucuya koyun ve ardından her gün yemeklerin üzerine rendeleyin. Bu, yiyeceklerinizi daha lezzetli, hayatınızı daha sağlıklı ve daha uzun hale getirmenin anahtarıdır! Bu Limonun muhteşem Sırrıdır!*

*  Limon (Citrus), kanser hücrelerini öldüren harika bir üründür. Ayrıca kemoterapiden 10.000 kat daha güçlüdür.*

*  Böylece, limon kabuğunun hoş aromasının yanı sıra, limon suyundan 10 kat daha fazla vitamin içerdiği ve vücuttaki toksik elementlerle savaşmaya yardımcı olduğu ortaya çıkmıştır. Fakat en önemlisi, limon kanser hücrelerini öldürmektedir.*

*  Neden biz bunu bilmiyoruz? Çünkü büyük şirketler, onlara inanılmaz karlar getiren sentetik analogların üretimi ile ilgileniyorlar. Gelirlerini tehlikeye atmamak için, limonun mucizevi özelliklerini gizli tutuyorlar.*

*  Limon ağacının bileşenleri, kanser hücrelerinin büyümesini yavaşlatmak için yaygın olarak kemoterapide kullanılan Adriamycin’den 10.000 kez üstündür. Ve en önemlisi, limon özü ile yapılan terapi sadece kötü huylu hücreleri yok eder.*

*  Yan etkisi olmadığı için limonları dondurun, rendeleyin ve sağlık için tüketin!*

*  Bu bilgilerin kaynağı heyecan vericidir. Bu bilgiyi, 1970’ten bu yana 20’den fazla laboratuvar testinin yapıldığını ve basit limonun, kolon, meme, prostat, akciğer ve pankreas kanseri gibi 12 türdeki kanser hücresini öldürdüğünü söyleyen, dünyanın en büyük ilaç üreticilerinden biri verdi…*

*  Ve daha da şaşırtıcı olan, limon özü ile yapılan tedavi türü, yalnızca malign kanser hücrelerini yok eder ve sağlıklı hücreleri etkilemez.

HALİL İBRAHİM KAMBAK


22 Aralık 2024 Pazar

TÜRKLERDE ÇAM SÜSLEME GELENEĞİ..




Türkler’in, tek tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yeryüzünün tam ortasında bir AKÇAM ağacı bulunuyor.

Buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz.

Türkler’de güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor.

İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle AKÇAM ağacı altında kutluyorlar.

Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor.
Bayramın adı NARDUGAN.

(nar=güneş, tugan, dugan=doğan) Doğan güneş

Güneşi geri verdi diye Tanrı Ülgen'e dualar ediyorlar.

Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar, dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar Tanrıdan.

Bu bayram için, evler temizleniyor. Güzel giysiler giyiliyor. Ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar.

Yaşlılar, büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar.

Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme. Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş.

Akçam ağacı yalnız Orta Asya'da yetişiyormuş.

Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş. Bu yüzden olayın Türklerden Hıristiyanlara geçtiği ve bunu da Hunların Avrupa'ya gelişlerinden sonra onlardan görerek aldıkları söyleniyor. İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok.

"Doğum, Güneşin yeniden doğuşu"

Sümerolog
Muazzez İlmiye ÇIĞ

 

NE VARSA ESKİLERDE VAR



Eski zamanlarda askerlik vakti gelen delikanlının biri askere çağrılır. Yeni evlendiği eşine yalnız kaldığında şöyle der.
" Eve gönderdiğim her mektubun sonuna üç tane nokta koyacağım. Üç tane nokta... O üç nokta senin içindir. Anladın değil mi?"
Uzun askerlik yıllarında eve gönderdiği her mektubunun sonuna o üç noktayı koyar delikanlı.
Mektup eve gelince önce delikanlının anası tarafından kucaklanır. Sonra delikanlının babası, dedesi, nenesi, amcası, teyzesi, derken konu komşu da dahil olur bu mutluluğa ve hepsi doluşuverirler heyecanla tek göz odaya. Evin okumayı bilen en küçüğünün eline tutuşturulur mektup ve okutulur.
Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpüldüğü, komşular, teyzeler, amcalar ve tüm tanıdıkların hâl ve hatırlarının sual edildiği, sağlık ve sıhhat temennisiyle devam eden mektup, selam ile son bulur. Ve sonunda kimsenin dikkat etmediği o üç nokta olur.
Bitti diye elden bırakılan mektubu delikanlının eşi alır ve son satırındaki o üç noktayı arar, bulur ve okur!
Herkesin bitirdiği yerde başlar onun satırları. Görünmez bir kalemle yazılmıştır sanki, dakikalarca bakar bakar, hem okur hem ağlar. Mektubu üzerine damlayan gözyaşları ile yıkar.
Gelen her mektubun son satırında hep olur o üç nokta. Heyecanla ve sabırsızlıkla yeni gelecek bir sonraki mektubu bekler kadın.
Aradan çok çok uzun zaman geçer ve toruna torbaya karışır, iki yaşlı çift olurlar. Bir gün evin en kıymetli eşyalarının saklandığı bir kutudan afacan torunları tarafından ortaya saçılır sararmış mektuplar. Çocukları babalarının askerlik mektuplarını görünce hemen alır ve heyecanla okurlar. Anneleriyle babalarının askerlik döneminde evli olduğunu bilen çocuklar merakla sorar babalarına, yazdığı mektuplarda neden annelerinin halini hatırını sorup ona selam göndermediğini.
Adam cevap verir."Ben ona harfler değil, yüreğimi gönderdim o okudu!"
Kadın devam eder. "Kim demiş o mektupta bana ithafta bulunulmamış diye. O mektupta en güzel cümleler, en güzel şiirler bana yazıldı!"
Yıl 2021...
İletişim aletleri zenginleşti, iletişim fakirleşti. En güzel cümleler bile artık samimiyetsizleşti. Ne kimse kimsenin anlatmak istediğini anlıyor, ne de kimse kimseye kendini anlatabiliyor.
Uzun yollara çıkan insanlar yarı yolda iniyor. Çoğu insan bakıyor görmüyor, dinliyor duymuyor...
Yani şu üç noktada anlatılanları artık hiçbir cümle vermiyor.
Üç nokta bazen aşktır, bazen pişmanlıktır... Bazen çok büyük bir haykırıştır.
Söyleyemediklerin, anlatamadıklarındır.
Kelimelerin kifayetsiz kaldığı andır.
Yalnızca ve yalnızca okuyanın anladığı kadardır.
Yürekten konuşanlara alfabe, yürekten duyanlara sestir.
Böyle insanlara denk gelebilmek ise en büyük nimettir.
Kulakları duyan, kalbi sağır olan ;
Gözleri gören, yüreği âmâ olan insanlar uzağınızda olsun.
"Konuştuklarınızı duymayanlara inat,
Sustuklarınızı duyabilen insanlar hayatlarınızda hep var olsun."🙏🙏💖💖

Arap'ın kültürü Türk'e uymaz.!


Arap'ın kültürü Türk'e uymaz.!
Çünkü:
Türkler, çocuk yaştaki kızlarla evlenmezler.
Türkler, tek eşlidir, 4 kadın almazlar
Türkler, kadına değer verir, cariye veya köle yapmazlar.
Türkler, oğlancılık yaparak erkek çocuklarına tecavüz etmezler.
Türkler, deve sidiği içmez.
Türkler, körü körüne inanmaz, araştırır, sorgular, öğrenirler.
Türkler, anasının, bacısının dizinden, orasından burasından tahrik olmazlar.
Türkler, kadınların saçından, kılından, tüyünden tahrik olmazlar.
Türkler, "Çanakkale'de gökten Evliyalar indi savaştı" masallarına inanmaz. Bileğine, yüreğine, tüfeğine, komutanına güvenirler.
Türkler, çöl fareleri gibi Atasına küfretmez..!!


 

3 Aralık 2024 Salı

SÜMERLERDEKİ TÜRK`LERİN VARLIĞI ..!




"Bir Sümer atasözü diyor ki: 'Biliyorsan öğret, bilmiyorsan öğren!'

Sümerler tarihçe bilinen en eski kavimdir. M.Ö. 3300’lerden 1975’e kadar, başşehirleri Basra’dan kuş uçuşu 120 Km kuzeybatısında bulunan Ur şehri olmak üzere Güney Irak’ta yaşamışlardır. 2715 yılına kadar olan dönem karanlıktır.

Birkaç siteden oluşan küçük krallıklar kurmuşlardır. Sitelerde kültür hayatı ve gündelik hayat, inanılmaz derecede yüksekti.
Tarih Sümerlerle başlamıştır. Çünkü yazıyı ilk defa bulup kullanmışlar, böylece ilk defa oturdukları bölge, tarih öncesinden tarih çağına geçmiştir.

Altaylarda, Türkmenistan’ın Anau şehrinde ve Sümerlerin yaşadıkları Mezopotamya’da yapılan kazılarda elde edilen buluntularda aynı şekil ve resimlerin bulunması, Sümerlerin Türk olduğu kanaatlerini kuvvetlendirmiştir.

Sümerlerde 8 yıldız inancı vardı. 8 yılrız; Türklerde Göktanrı, Oğuz Han ve 6 oğlunu simgeler.

Sümerler de Oğuz Türklerinde olduğu gibi hükümdarlarının tanrı tarafından tahta oturtulduğu kabul ederler. Buna ‘kut anlayışı ‘ denilmektedir.

Sümerlerin Gılgamış destanı ile Türklerin Dede Korkut hikâyeleri de birbirine benzer. Her iki destan da 12 parçadan meydana gelmekte ve kahramanlarının başına ne gelirse, uykuda gelmesi benzerliği dikkat çekmektedir.

Sümerce ve Türkçedeki ortak kelimeler sayılamayacak kadar çoktur. Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, Philadelphia Üniversitesi’ndeki araştırmalarından sonra 1990’da yayınladığı Sümer dili ile ilgili incelemesinde Sümerlerdeki Türkçe kelimelerin % 95,5 oranında olduğunu belirtiyor.

Türkçe yazılmış bir kaynaktan daha geniş bilgi edinmek isteyenler; Osman Nuri Tuna tarafından kaleme alınıp, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi’nin 382.

Sayısında yer alan ‘Sümer Dilinin ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi ile Türk Dilinin Yaşı Meselesi ‘ başlıklı makalesine bakabilirler.

Soyadı ‘Sümer‘ olmasına rağmen Ortaçağ Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Faruk Sümer de Sümerlerin Türklüğüne pek inanmazdı.

Ve… Türkiye’nin en popüler bayan ilim insanı Sümerolog Prof. Dr. Muazzez İlmiye Çığ Diyor ki:

‘Düne kadar, tarih Sümerlerle başlar ‘ Deniliyordu. Bundan böyle ‘Tarih Türklerle başlar ‘ Dememiz gerekir.’

Prof. Çığ şöyle devam ediyor:

‘Sümerler kendilerine ‘Kengerler ‘ diyorlardı. Kengerler hâlen yaşayan ve uzun zamandır yaşamakta olan bir Türk boyudur.
Kengerlerin en önemli şehirlerinden birinin adı; Kiş. Sümerlerin Mezopotamya’da kurdukları ilk şehrin adı da Kiş. Aynı adlı yerleri Anadolu’da da buluyoruz. Mesela Bitlis’in Hizan ilçesinde Kiş köyü, Malatya’nın Kablı ilçesinde Kişli, Urfa’nın Bozova ilçesinde Kişkan köyleri var. Sümerlerin bir başka önemli şehri Ur. Burada üç defa Sümer Krallığı kurulup dağılmış. Hem Asya’da hem de Anadolu’da aynı isimdeki yerleşim bölgeleri var: Adıyaman’da: Urgöç, Hilvan’da: Urgez, Ardahan’da: Ur köyü… Bu Ur Köyü, Uygur Türklerinin Urtigin soyundan gelenler tarafından kurulmuştur. Uygur beylerine de ‘ur ‘ deniliyor. Biliniyor ki; Türkler, geldikleri yerlere, çıktıkları yerlerin adını verirler. Sümerler de, Asya’dan göç ederken bulundukları yerin adını Mezopotamya’da yerleştikleri bölgeye vermişlerdir. Moğolistan’da ‘Suber / Sümer ‘ adlı bir dağ bulunuyor. Dil, efsâneler, destanlar, yer adları, ve tufan efsânesi bakımından son derece ilgi çekici benzerlikler var. Bunlar çok önemli bulgulardır.’

Sümer Türkçesi ile Türkiye Türkçesi arasındaki müşterek kelimelerden bâzıları:

Aga: Ağa, Agıl: Akıl, Altun: Altın, Ambar: Ambar, Amelu: Amele, Anu: Ana, Apa: Apa(ağabey), Arpu: Arpa, Assinu: Asena, Auşk: Aşk, Balag-ba: Balaban, Bar: Var, Batu: Batı, Domuzi: Domuz, Et: Et, Gaazi: Gazi, Gid-de: Git-gide, Ginç: Genç, Heak: Hak, İlig: İlik, İş-ti: İşitmek, Karra: Kara, Mesu: Meşe, Mum: Mum, Nusa: Neşe, Sar: Sarı, Tamga: Damga, Tengiz: Deniz, Ungar: Uygar, Zindan: Zindan

Sümerlerle ilgili değişik kaynaklardaki yüzlerce sayfada bulunan bilgilerden çıkan diğer sonuçlar şöylece özetlenebilir:

*Sümerlerin karakter yapılarındaki mücâdelecilik, tabiat şartlarını değiştirerek bulundukları yeri kullanıma açmak.

*Türklerde ve Sümerlerde üstün bir zekâ, kararlı ve sağlam bir irâde yapısı.

*Sümerler ve Türkler tek tanrıya inanıyorlardı.

*Buluntulardan elde edilen bilgilere göre Sümerler ve Türkler, silah üretiminde mâhir insanlardı.

*Türklerde ve Sümerlerde tapınaklar, tepe üzerlerine yapılmıştır.

*Sümerler de Türkler gibi Nuh Tufanı ile derinden ilgilenmişlerdir.

*Sümerler de Türkler gibi insanlığa bol miktarda ilk icatlar hediye etmişlerdir.

Sonuç: Okuyucu sorabilir:

‘Bunca benzerliklere, yakınlıklara, iç-içeliklere ve bire-bir örtüşmelere dayanarak oluşturan ilmî görüşlere rağmen neden Sümerlerin Türklüğü konusunda fikir birliği sağlanamıyor ? ‘ el-Cevap: Sümerler, çok üstün ve muhteşem bir kültür oluşturmuşlardır. Her millet, Sümerlerin kendi ataları olduğunu ispat etme çabasındadır. Kendi milletleriyle Sümerler arasında alaka kuramayanlar ise, Sümerlere en yakın milletle olan bağları kopartıp, konuyu belirsizlikler kuyusunda unutulmaya mahkûn etmek için çalışıyorlar. Onları anlamak mümkündür. Türk medyasında isim yapmış olmasına rağmen sıradanlıktan kurtulamayan entellerin Sümerlerle bağlantımız olmadığı iddialarını da anlayışla karşılayabiliriz. Zeki Velidi Togan, Âdile Ayda, Osman Nedim Tuna, Selahi Diker, Fuad Tekçe, Bahaeddin Ögel, Orhan Türkdoğan, İbrahim Kafesoğlu, Yılmaz Öztuna, Hasan Cemil Çambel, Şemseddin Günaltay, Atakişi Celiloğlu Kasım, Muazzez İlmiye Çığ ve Reha Oğuz Türkkan ile diğer ilim adamlarının, kendini Türk tarihinin derin gerçeklerini fotoğraflarla ispat etmeye adamış bu uğurda genç yaşta şahâdet mertebesine ulaşmış Türklüğün Servet’i Servet Somuncuoğlu’na rağmen masa başından ayrılmaksızın, Sümerlerin Türklerle bağlantısını reddedenleri anlamak mümkün değildir.

Yazıyı, Sümerlerde ve Türklerde müşterek olarak kullanılan bir özlü sözle bitirelim: ‘Biliyorsan öğretmelisin. Bilmiyorsan öğrenmelisin.’

[1] Yeni Türk Ansiklopedisi: Ötüken Neşriyat. İstanbul, 1985

[2] Atlantisliler, Sümerler, Etrüskler Türk Mü? Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan. Nokta Kitap.

[3] Kemal Sallı’nın Prof. Dr. Muazzez İlmiye Çığ ile yaptığı röportaj. Önce Vatan Gazetesi, 29 aralık 2008

[4] Sümerce-Türkçe Sözlük: Prof. Dr. Osman Nedim Tuna. Kesit Yayınları. İstanbul, 2010
ALINTIDIR 



 

2 Aralık 2024 Pazartesi

BİR ZAMANLAR TÜRKİYE


Bir zamanlar imkânlar dahilindeyken artık olmayan şeyler!
• 65 maaşı alanlar şekeri çuvalla, Yağı 10 kg'lık tenekeyle alırdı.
• Bir tane yetmez diye iki tane karpuz alınırdı.
• Çay herkese söylenirdi.
• Depolar mutlaka fullenirdi.
• Kıyma kiloyla alınırdı.
• Ayda bir kez biftek yada kuşbaşı almak zorlamazdı.
• Mevsim sebzeleri en az birer kilo alınır, pazar arabası tıkabasa doldurulurdu.
• Bahçe sulanırdı, halılar evde yıkanırdı, günlük banyo yapılırdı, bulaşık yıkanırken su şarıl şarıl akardı.
• Ayda bir kez piknikte et Mangal yapılırdı.
• Haftanın iki yada üç günü misafir ağırlanırdı.
• Kiralık ev bulmak kolay, kiralar makuldü.
• Meyve kilolarla alınırdı.
• Her yıl mutlaka memlekete gidilirdi.
• Ayda bir kaç kez çorbacıya yada kebapçıya gitmek mümkündü.
• Okul malzemeleri heyecanla alınırdı.
• Kiloyla defter alınırdı.
• Dışarıda acıkırsan ekmek arası döner uygundu.
• Her bayram bayramlık alınırdı.
• Emekli olunca ev alınırdı.
• Biraz birikimle araba alınırdı.
• Hastalanınca sıra bulunur muayene olunurdu.
• İstediğin ilaç bulunurdu, ilaca para verilmezdi.

Altan İlhan Arslan

Mahmutpaşa,İstanbul

 

AGORA MEYHANESİ

 

❤️❤️ "BURASI AGORA MEYHANESİ" 

1890’da bir Rum olan kaptan Asteri , Balat çarşısında bir Meyhane açar.

 Meyhanesine de Rumca “meydan” anlamına gelen “Agora” adını koyar. 

Meyhane masa yerine kullanılan dev fıçıları ve ucuz şaraplarıyla kısa zamanda ün yapar. 

Ama meyhanenin ününü artıran olay ilgisiz bir biçimde İzmir kaynaklıdır.

Aradan zamanlar geçer...

Tarih 1959’dur.

Onur Şenli adında bir tıp fakültesi öğrencisi 

Komşu kızına aşık olur ama aşkına karşılık bulamaz. 

Aşk acısı ona soluğu birçok zaman, İzmir’in Agora semtinde aldırmaya başlar. 

Çünkü Agora salaş meyhanelerin mekanıdır.

 Bir gün bu salaş meyhanelerden birinde içtikten sonra eve gelir ve bir mektup yazmaya başlar aşkına.


Mektup şöyle başlar: 


“Sana bu satırları bir sonbahar gecesinin felç olmuş köşesinden yazıyorum.”


Onur Şenli, mektubun ileriki

 bölümlerinde fakına varır ki aslında bir mektup değil bir şiir yazmaktadır. 

Şiirine de şu adı koyar: 

"Gece, Şarap ve Aşk" 


Onur, şiiri yayımlatmak için fakültenin dergisine gönderir, 

şiiri kabul edilir.

 Şiir dergide tam basılmak üzereyken,bir gazetenin kültür-sanat editörü tarafından görülür. Editör şiiri yayınlar ama adını değiştirerek.

 

" Agora Meyhanesi."


Şiir o kadar sevilir ki, dillere pelesenk olur. 

Hatıra defterlerinde yer alır,

 sevgililerin kulaklarına fısıldanır,

şarkısı yapılır,

 Şarkıyı neredeyse ünlü olup da söylemeyen sanatçı kalmaz. 


Şarkıyı dinleyenler İzmir’deki 

Agora’dan habersiz Balat’ta ki Agora Meyhanesi’ne akın ederler.

 Çünkü şarkıdaki Agora Meyhanesi’nin burası olduğunu düşünmektedirler.

 Haliyle geceleri burası hınca hınç dolmaya başlar.

 Öyle popüler bir mekan olur ki tam 286 Türk Filmi’nin

 meyhane bölümleri burada çekilir.

 Yani ucuz şarapların satıldığı meyhane Türkan Şoray’ları, Fikret Hakan’ları, Ayhan Işık’ları, Cüneyt Arkın’ları ağırlamaya başlar.

 Sonraları kaderine terkedilir. 


AGORA MEYHANESİ


Sana bu satırları

Bir sonbahar gecesinin

Felç olmuş köşesinden yazıyorum

Beşyüz mumluk ampullerin karanlığında


Saatlerdir boşalan kadehlere

şarkılarını dolduruyorum

Tabağımdaki her zeytin tanesine

Simsiyah bakışlarını koyuyorum

Ve kaldırıp kadehimi

Bu rezilcesine yaşamaların şerefine içiyorum.


Burası agora meyhanesi

Burada yaşar aşkların en madarası

Ve en şahanesi

Burada saçların her teline bir galon içilir

Gözlerin her rengine bir şarkı seçilir

Sen bu sekiz köşeli meyhaneyi bilmezsin

Bu sekiz köşeli meyhane seni bilir


Burası agora meyhanesi

Burası arzularını yitirmiş insanların dünyası?

Şimdi içimde sokak fenerlerinin yalnızlığı

Boşalan ellerimde kahreden bir hafiflik

Bu akşam umutlarımı meze yapıp içiyorsam

Elimde değil

Bu da bir nevi namuslu serserilik


Dışarda hafiften bir yağmur var

Bu gece benim gecem

Kadehlerde alaim-i semaların raksettiği

Gönlümde bütün dertlerin horan teptiği gece bu

Camlara vuran her damlada seni hatırlıyorum

Ve sana susuzluğumu


Birazdan şarkılar susar, kadehler boşalır

Umutlar tükenir, mezeler biter

Biraz sonra bir mavi ay doğar tepelerden

Bu sarhoş şehrin üstüne

Birazdan bu yağmur da diner

Sen bakma benim böyle 

Delice efkarlandığıma

Mendilimdeki o kızıl lekeye de boş ver

Yarın gelir çamaşırcı kadın

Her şeyden habersiz onu da yıkar

Sen mesut ol yeter ki ben olmasam ne çıkar?

Dedim ya burası agora meyhanesi

Bir tek iyiliğin tüm kötülüklere meydan okuduğu yer

Burası agora meyhanesi

burası kan tüküren mesut insanların dünyası."

 

(Kanserle savaşan Dr. Onur Şenli 

 tedavi gördüğü hastanede vefat eder 2017)

21 Kasım 2024 Perşembe

TÜRK ORDUSUNA SALDIRININ YENİ HALKASI TEĞMENLER

 

Teğmenler meselesinde karanlıkta kalan  halen bilmediğimiz başka bir oyun seziyorum arka planda bilinmeyen başka birşey daha var o bilmediğimiz şey ne olabilir. Burası Türkiye  inşallah yanılırım acaba Akp karşıtı birkaç kişiye diğer ordudaki Atatürkçüleri tesbit için kasten yol vermiş olabilirler mi benimkisi sadece tahmin yanılabilirim ama bilmediğimiz başka bir oyun olduğunda şüphe yoktur. Çünkü Türkiyede her zaman bazı olan vakalarda oyun içinde oyun döner mesela 2016 darbe tiyatrosu gibi halen karanlıkta aydınlatılamıyor. Nedenmi  bir darbe yapılıyorsa darbenin yönetimi bakanlar kurulu olur kim bunlar halen bilinmiyor geçen hafta mahkemenin biri karar vermiş yurtta sulh konseyi diye bir konsey yoktur noluyoruz Millet sokakta 15 temmuza tiyatro diyor 15 temmuzun araştırılmasını engelliyorsan darbeye tiyatro denilince kızmayacaksın darbe tiyatrosu halen karanlıktaysa teğmenler yemininde de  halen bilmediğimiz başka birşeyler neden olmasın çünkü bu iktidarın sicili bozuk Ergenekon tertibinden beri Türk ordusuna Hükümet eliyle saldırı var  bilmediğimiz başka bir Bizans entrikası döndü haberimiz mi yok halen bilmediğimiz başka şeyler olduğunu seziyorum bunları ya hiç öğrenemeyecez ya da gerçekler yıllar sonra ortaya çıkacak İşin Özeti: Türkiyede 15 temmuz darbe ya da tiyatrosu oynanırken ya da bastırılırken darbe içinde darbe yapıldı sağ gösterip sol vurdular o darbeyi yapanlar 2016'da başlattıkları soykırımı tamamlamaya uğraşıyorlar. Allah ülkemizi bu hainlerin şerlerinden korusun

7 Eylül 2024 Cumartesi

OKU BAKALIM ALİ ERBAŞ EFENDİ



Ünlü müzisyen Kemal Batanay anlatıyor, 

Soğuk bir kış günü Cuma Namazı için hazırlık yaptıktan sonra erkenden Edirne de Üç Şerefeli Cami'ye gittim. 

Cami avlusu Cuma için hareketlenmiş, cemaat camiye girmeye başlamıştı. 

Bu ulu mabed karşısında ecdadımızın büyüklüğünü bir daha derinden hissettim. 

İçimde camiye girip Kur'an okumak arzusu uyandı. 

Doğruca müezzin mahfilinde yer almış bulunan müezzinlere yaklaşarak hâfız olduğumu ve Kur'an okumak istediğimi söyleyerek izin istedim. 


“Bir subay, hem de hâfız” diyerek çok sevindiler ve: 

- “Tabii lutfedersiniz, buyurunuz, okuyunuz efendim” dediler. 

Mahfile çıktım aralarında yer açtılar. 

Oturdum ve Kur'an okumaya başladım. 

Kısa zamanda da cami lebâlep doldu. 

Cemaat huşû içinde sessizce beni dinliyordu. 

Cuma saati geldi, ezan okundu ve ilk sünnet kılındı. 

Müezzinbaşı iç ezanı da benim okumamı işaret etti. 

Bu teklifi kabul ettim. 

Bütün vücudumu dinî bir heyecan sarmıştı. 

Hicaz makamında müessir bir ezan okudum. 


Namaz bittikten sonra cemaatin büyük ilgi ve sevgi gösterisi arasında kalmışken bir er bana yaklaşarak: 

- “Efendim, kumandanım sizi istiyor” deyince “Eyvah resmî elbise ile ezan okuduğum için usule aykırı bir iş yaptık” galiba diye endişe ve korkuya kapıldım. 

Maiyeti ile avluda bekleyen kumandana yaklaştım. 

Bu Anafartalar'da savaşın akışını değiştiren dâhi, efsane kumandan Albay Mustafa Kemal idi. Heyecanım bir kat daha arttı. 

Ne ile karşılaşacağımı bilemiyordum... 

Bana: 

- “Oğlum terbiye görmüş güzel bir sesin var. 

Okuduğun ezanı çok beğendim ve duygulandım. 

Seni tebrik ederim

” deyince biraz rahatladım. 

- “İsmin?” - “Kemal Efendim” 

- “Adaşmışız. Hangi kıtada bulunuyorsun?” 

- “Efendim, 16. Telgraf Bölüğü’nün hesap memuru olarak tayin edildim.” 

Yaverine: 

- “İsmini ve kıtasını yaz” dedi, sonra bana dönerek: 

- “Oğlum! Edirne'de kaldığımız süre içinde ben Cuma Namazına hangi camiye gidersem sen de o camiye gelecek iç ezanı okuyacaksın.” 

- “Baş üstüne efendim” diyerek kumandanı selâmladım. 

Sonra Mustafa Kemal maiyetiyle beraber camiden uzaklaştı. 

Hafta içinde yaveri Ali Rıza Bey beni arayarak Mustafa Kemal'in Cuma Namazı için Selimiye Camisi'ne gideceğini ve benim de orada hazır bulunmamı Kur'an ve ezan okumamı, ayrıca durumun cami görevlilerine de bildirildiğini söyledi. 

Cuma günü erkenden hazırlık yaptım. 

Selimiye Camisi’ne gittim. 

Mimaride hacim, çizgi ve en güzel ölçülerin gerçekleştirildiği bir cami, dinî heyecanın en yüksek seviyeye ulaştığı bir mekân. 

Bu mâbedde Kur'an ve ezan okumayı ne kadar çok arzu etmiştim. 

Bu duygular içinde doğruca müezzin mahfiline çıktım. 

Müezzinbaşıya kendimi tanıttım. 

Bilgisi olduğunu, istediğim zaman Kur'an okumaya başlayabileceğimi söyledi. 

Mânen de okumaya hazırdım. 

Cuma vakti girinceye kadar Kur'an okudum. 

Sesime hâkim ve rahattım. 

Caminin iç mekânının güzellik ve ihtişamı, cemaatin kalabalık oluşu da beni coşturdu, okuyuşuma heyecanıma tesir etti. 

Duyduğum zevk ve huzuru anlatamam. 

İç ezanı da aynı hal içinde aşkla okudum. 

Namaz çıkışı etrafımı saran meraklı, takdir ve hayranlıklarını ifade eden cemaat arasından yine avluda maiyetiyle beni bekleyen Mustafa Kemal'e selâm verdim. 

Elini uzattı, hemen elini öptüm.

 Bana: - “Oğlum! Bugün yine bizi yaktın. 

Gelecek haftaya hangi camiye gidersem sen de oraya geleceksin.” Ertesi hafta Eskicami’ye gitmem emredildi. 

Orada da Kur'an ve ezan okudum.  

Hafta arası görev başındayken bir telefon geldi. 

Yüzbaşı Ali Rıza Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın yatsı namazından sonra ikametgâhında beni beklediğini, kendisinin de bana refakat edeceğini bildirdi. 

Ali Rıza Bey'le buluşarak Mustafa Kemal'in huzuruna çıktık. 

Oturmamı ve rahat olmamı söyledi. 

Sonra söz mûsikiden açıldı. 

Mûsikiyi kimlerden ve hangi eserleri meşkettiğimi sordu. 

Sonra bana: 

- “Birkaç eser oku da dinleyelim” dedi. 

- “Efendim, daha çok klasik formda eserler geçtim” dedim ve Dellâlzâde İsmâil Efendi'nin, Isfahan makamında nakış yürük semâisini okumaya başladım. 

"O güzel gözlerine hayran olayım, O şirin sözlerine hayran olayım.

" Sonra Tab‘î Mustafa Efendi'nin bayatî nakış ağır semâisini okudum. "Çıkmaz derûn-ı dilden efendim muhabbetin, Kurbanın olduğum, bize yok mu mürüvvetin." 

Mustafa Kemal de hafif bir sesle hatasız, usul vurarak bana eşlik etti. 

Kendisi, Leylâ Hanım'ın (Saz), hüzzam makamında: 

"Harâb-ı intizar oldum aman gel aman gel Yeter üzme efendim her zaman gel heman gel" şarkısını usul vurarak okumaya başladı. 

Benim de okumamı istedi. 

Mûsiki faslı böylece gece geç vakte kadar devam etti. 

Onun mûsiki bilgisi, zevki ve eserlere hâkimiyeti bende büyük hayranlık uyandırdı. 

Bende derin izler bırakan bu hâtırayı hiç unutamam. 

Onun Osmanlı kültürü içinde yetişmiş, yoğrulmuş bu şahsiyetine daima hayranlık duymuşumdur... 

Kemal Batanay II. Dünya Savaşı’nda yedek subay ve hesap memuru olarak Kilyos’ta Karadeniz Boğazı muhafızlığında on dokuz ay ihtiyat zâbiti olarak askerlik yaptı. 31 Ekim 1942'de terhis oldu.


Necdet Topçuoğlu 

Dipçe:Kemal Batanay, 1916'da Edirne'de askerlik yaparken Başkomutan Mustafa Kemal'le (Atatürk) aynı camide karşılaştı. 2. Dünya Savaşı yıllarındaki iki yıllık seferberlik görevi yaptı.

Kaynak:

(Prof.Dr. Muhittin Serin, Kemal Batanay, Bestekâr, Tambûrî, Hattat, Hâfız, İstanbul 2006) ...''